31 Temmuz 2010 Cumartesi

1.



HATIRLADIKLARIM


VE

HATIRLAMADIKLARIM


Beklenen Gün geldi.

Anılarım sizlerle buluşmaya hazır.
Size bir tık mesafesi kadar yakın.

Okuyun.
Eleştirin.
Yanlışları bulun.
Doğruları yazın.
Ama muhakkak Yorum yapın.

Çok emek ürünü olan bu anılar
bilin ki bunu hakedecek.

***
Ben kısa hikayeler gibi yazdım.
Ama uzun anlattım.
Çok lafım olduğu için mi ?
Yoksa anlatmasını sevdiğim için mi ?
Bilmiyorum.

***
Yazdıklarımı kitap okur gibi okuyun.
Nasıl ki bir kitabı bir günde bitiremiyorsak
bu anı - kitabı da zamana yayın.

Tadını çıkara çıkara okuyun.
Ben öyle yazdım.

***
On beş yıl sürdü yazılması.
Ama Yaprak Çetinkaya sayesinde kısa bir sürede Blog’laştı.

Yaprak benim torunum.
Evet, evet torunum.

Çünkü o kadim dostum Devlet İzbudak’ın torunu.
Öyleyse benim de torunum.
Ama aynı zamanda arkadaşım.

***
Blog’laşma sürecinde Yaprak’la çok yazıştık.
Ondan çok şey öğrendim.
O da öğrendi.
Bana öğretirken.

***
Bir ara paniğe kapıldım.
Ya bitmeden ölürsem diye.

Ona söylediğimde, “Bunu ben de düşündüm. Sorumluluğu alacağım.
Yoluma devam edeceğim. Anılarınızı muhakkak yayımlayacağım” dedi.

İşte dostluk.
Huzur veren dostluk.

***
Bir tek ricam var.
Ben size gönderiyorum.
Siz de dostlarınıza gönderin.
Ne kadar çok insan okursa ben o kadar mutlu olurum.

Yalnız bu anıların her hakkı saklıdır. Bu Blog’da yer alan yazılar
ve fotoğraflar benim iznim olmadan hiçbir şekilde kopyalanamaz,
çoğaltılamaz, kullanılamaz, dağıtılamaz, yayınlanamaz.

Buna sadık kalacağınızdan emin olarak bu anıları sizlere sunuyorum. Niçin bu konuda bu kadar titizim. Çünkü bu anıların bir gün kitap haline gelmesini istiyorum. Hem de çok istiyorum.

Kolay gelsin,
Olcay Akkent

Önemli not :  Anılarım Dewey’nin (Decimal System) Onlu Tasnif Sistemi’ne göre yazılmıştır. Ne demek istediğimi anlamanız için (5. İÇİNDEKİLER)’i tıklamanız yeterli olacaktır.


***

Anılarıma bir düzeltme ile başlamak istiyorum.

Bey, Hanım, Teyze, Amca gibi sözcükler büyük harflerle yazılması gerekirken bey, hanım, teyze, amca olarak yazılmıştır.

beyin, hanımın, teyzenin, amcanın kesme imi ile yazılması gerekirken bu da yapılmamıştır.

Bu yanlışı 2004 – 2008 yılları arasında Bodrum Yarımada Gazetesi’nde yazdığım yazılarımda yapmadım.

Anılarımda ise geriye dönüp bu hatamı düzeltmek, bir Türkçe sevdalısı olmama karşın, çok zaman alacağından yoluma devam ettim.

Ama anılarım kitap haline geldiğinde bunları düzelteceğim. Bundan emin olmanızı isterim.

Sevgiyle,
Olcay Akkent

***

Bir konuya daha değinmek istiyorum.

Hepimizin çok iyi bildiği gibi daktiloda veya  bilgisayarda yazarken çok harf hatası yaparız. Ne kadar dikkatle okursak okuyalım gözümüz bizi aldatır.  Yanlışımızı göremeyiz. Bunun bir tek çözümü vardır o da birinin yazdığını bir başkasının okumasıdır. 

Böyle bir yardımlaşmayı istemek zordur.  Hatta imkansızdır. Ama kadim dostum Hanife Tanışan bunu yapmak istediğini söyledi.   İnsanın böyle kahraman dostları da olabiliyor.  Hayret !

Zannetmeyin ki sevgili dostum Tanışan yalnız harf hatalarını düzeltiyor.  Hayır. O eskilerin deyimi ile musahhihlik (düzeltmenlik) yapıyor.

Hanife Tanışan meslek sahibi bir hanımdır. Yani işi gücü olan bir hanımdır.  Azimlidir. Çalışkandır. Ciddidir.  

Tatil demez. Bayram demez.  Düzeltmeleri sürdürür. 

Anılarımı okurken eğer bazı yanlışlara rastlarsanız bilin ki Hanife Tanışan daha oralara gelmemiştir.  Çünkü o kadar dikkatlidir ki gözünden hiçbir şey kurtulmaz.

Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır. 

Zaten bir yandan Yaprak Çetinkaya'ya diğer yandan Hanife Tanışan'a teşekkür etmekten yakında teşekkürleri tüketeceğim.  Dünyada teşekkür kalmayacak.

Sevgiyle,
Olcay



2. ATATÜRK

3. HER HAKKI SAKLIDIR




BU BLOG’DA YER ALAN

YAZILAR

VE

FOTOĞRAFLAR


OLCAY AKKENT’İN İZNİ OLMADAN

HİÇBİR ŞEKİLDE

KOPYALANAMAZ,

ÇOĞALTILAMAZ,

KULLANILAMAZ,

DAĞITILAMAZ,

YAYINLANAMAZ.


***

ANILARIMDAKİ  BAZI  YAZILAR


SEVGİLİ

ÜZEYİR VE YAPRAK ÇETİNKAYA’NIN

ÖNCÜLÜKLERİNDE


2004 – 2008

YILLARI ARASINDA

BODRUM YARIMADA GAZETESİ’NDE

YAYIMLANMIŞTIR.


***


GENÇ ARKADAŞIM

ÖYKÜ

VE

DEĞERLİ BABASI

MUSTAFA MUSTAFAOĞLU

İLK ADIMLARI ATMASALARDI

VE DE

YAPRAK ÇETİNKAYA

ANILARIMI BLOGUMA

YERLEŞTİRMEYİ ÜSTLENMESEYDİ

BEN BUGÜN BU KADAR MUTLU OLAMAZDIM.

ONLARI  SEVGİYLE KUCAKLIYORUM.



4. HATIRA YAP OLCAY, HATIRA



Hatıra yap Olcay, hatıra.


Benim çoğu arkadaşım, gençliklerinde hatıra yapmadıkları için

ihtiyarladıklarında içleri sıkıldı.


LEYLA  MASKAR

5. İÇİNDEKİLER

1. HATIRLADIKLARIM VE HATIRLAMADIKLARIM
2. ATATÜRK İRAN ŞAHI İLE BALIKESİR’DE (Bir fotoğraf)
3. HER HAKKI SAKLIDIR.
4. HATIRA YAP OLCAY HATIRA
5. İÇİNDEKİLER
6. TEŞEKKÜR
7. KENDİM İÇİN
8. ÖNSÖZ

9. OKUMAK, ANLATMAK, YAZMAK

10. KÖKLER, ÇAPANOĞULLARI
11. KÖKLER, İSMAİL AĞA
12. KÖKLER, OSMAN PAŞA

13. OSMAN PAŞA’NIN HISIMLARI

13.1 (Uzun Etek) Rıza Bey
13.2 Mahmut Nedim Paşa
13.3 Çapanzade Ömer Hulusi Efendi
13.4 Müşir Ahmet Şakir Paşa
13.5 Agah Efendi

14. OSMAN PAŞA’NIN ÇOCUKLARI

14.1 Ömer Sırrı bey
14.2 Raşit Bey
14.3 Saadet Hanım

15. SAADET HANIMIN ÇOCUKLARI

15.1 Mehmet Ali Bey
15.2 Mürşide Hanım
15.3 Ayşe Sıdıka Hanım



16. AYŞE SIDIKA HANIMIN ÇOCUKLARI

16.1 Emine Refia
16.2 Fatma Hayriye
16.3 Mehmet Osman
16.4 Emine Refika
16.5 Mehmet Sadi
16.6 Halime Muhterem
16.7 Mehmet Üveis

17. HÜSEYİN MAZHAR BEY

18. RAMONA

18.1  Ramona
18.2  Babam
18.3  Ağabeyim
18.4  Murat ve Mehmet
18.5  Amcam
18.6  Babamın İkinci Evliliği
18.7  Annem ve Ölüm
18.8  Ağabeyim ve Ölüm


19. EYLÜL BİR AY MI ?
     YOKSA BİR MEVSİM Mİ ?

19.1 Eylül Bir Ay mı ? Yoksa Bir Mevsim mi ?
19.2 Kadıköy
19.3 Çamlıca Kız Lisesi
19.4 Ankara Kız Lisesi
19.5 Sonu Hüzünlü Bir Voleybol Maçı
19.6 Tuhaflık Bunun Neresinde
19.7 Sen Misin Söylemeyen
19.8 Bizler O Yıllarda Her Şeye İlgi Duyardık
19.9 Tiyatro, Opera, Bale, Sinema, Gazete, Dergi
19.10 Resim Dünyası


20. EMEL, GÜLTEN, SERAP

20.1 Emel (Alemdağ) Gökcan
20.2 Gülten (Berkem) Akbay
20.3 Serap Ekin


21. YOKSA KAZA “GELİYORUM” DİYOR MU ?


22. AKAY SOKAK’TA “KORUMALI” BİR DAVET


23. ANKARA PALAS VE ANKARA PALAS’TA BALOLAR


24. AKÇAKOCA – BODRUM

24.1 AKÇAKOCA

24.1.1 Akçakoca


24.2 BODRUM

24.2.1 Ah ! Bodrum, Vah ! Bodrum
24.2.2 Akdeniz'de Bir Gezinti
24.2.3 Ankara'nın Yazlığı Bodrum
24.2.4 Temel Atma Töreni
24.2.5 Bodrum’un Ustaları
24.2.6 İnşaatın Başına Geçtim
24.2.7 “Ama Güzel Ağlıyor”
24.2.8 Bisikletli Bir Bey
24.2.9 Arsayı Aldıktan Sonra
24.2.10 "Çocuklar Gibi Şendik"
24.2.11 Çilek Sokak
24.2.12 Komşularım
24.2.13 Ve Ben O Gece Ağladım
24.2.14 Bodrum’un Hala Var Olan Örf ve Adetleri
24.2.15 Berber Saniye Hanım
24.2.16 Bir Zamanlar Bodrum
24.2.17 Bodrum Dinlence Yeri Değil
24.2.18 Temizlik Gönüllüleri
24.2.19 Bodrum’da İlk Cinayet
24.2.20 Cuma Pazarı
24.2.21 İnşaat Sırasında
24.2.22 Sanatçı Cenneti Bodrum
24.2.23 Mavi Sürgün
24.2.24 Bodrum’da Sonbahar
24.2.25 Bitkisel Protein ile Sağlıklı Beslenme
24.2.26 Neredeyiz ?
24.2.27 Bir Hanım Bana Gülümsedi
24.2.28 Kim Bu ?
24.2.29 Kesin Burası Pansiyon da Acaba Boş Yer Var mı ?
24.2.30 Oasis
24.2.31 Gazetecilik
24.2.32 Birkaç Basamak Merdivenle Çıkılırdı
24.2.33 Evimin Bakıcıları


25. ÇALIŞMA HAYATI

25.1 İLK MEMURİYET

25.2 DIŞİLERİ BAKANLIĞI

25.3 CENTO
25.3.1  Kuruluş ve İşleyiş
25.3.2  Sosyal Güvence
25.3.3  Kokteyler
25.3.4  Toplantılar

25.3.4.1    Tahran, 1961
25.3.4.2    Beyrut, 1961
25.3.4.3    Tahran, 1968
25.3.4.4    Londra, 1968
25.3.4.5    Tahran, 1969
25.3.4.6    Beyrut, 1969
25.3.4.7    Washington, 1970
25.3.4.8    New York, 1970
25.3.4.9    Londra, 1970
25.3.4.10  Londra, 1972
25.3.4.11  Tahran, 1973
25.3.4.12  Washington, 1974
25.3.4.13  New York, 1974
25.3.4.14  Ankara, 1975
25.3.4.15  Londra, 1976
25.3.4.16  Tahran, 1977
25.3.4.17  Londra, 1978


25.3.5    Mrs. Brookes
25.3.6    Bir Haftalık Bir Kurs
25.3.7    Hem Tatil Hem Okul
25.3.8    Kapanış
25.3.9    CENTO’dan Geriye Ne Kaldı ?


25.4 BAŞBAKANLIK TANITMA MÜSTEŞARLIĞI

25.5 ÖZEL SEKTÖR

25.6 SERBEST (FREE LANCE) ÇALIŞMA

25.7 UNICEF


26. GEZİLER

26.1 Geziler

26.1.1 Yurtiçi Geziler

26.1.2 Yurtdışı Geziler

26.1.2.1  Almanya
26.1.2.2  Fransa
26.1.2.3  Avusturya
26.1.2.4  Hollanda
26.1.2.5  İskandinav Ülkeleri
26.1.2.6  İtalya



27. ANKARA’NIN TAŞINA BAK,
     GÖZLERİMİN YAŞINA BAK

27.1 Ankara’nın Taşına Bak, Gözlerimin Yaşına Bak
27.2 Kabataş Diye Bir yer
27.3 Murathan Mungan
27.4 ÇYDD
27.5 Yeniden Üsküdar
27.6 Futbol
27.7 Ayrıntı Uygarlıktır
27.8 Ve bir Davetiye
27.9 Bir Mektup


28. HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK

28.1 İlk Korku
28.2 Nereden Çıktı Şimdi Bu Kalça Ameliyatı
28.3 Yoksa Kalbimde Bir şey Mi Var ?
28.4 Şimdi Sıra Sol Kalçamda
28.5 Niçin Benim Gözlerim İyi Görmüyor ?
28.6 Anadolu’da bir Hastane, Hastanede Bir Doktor,
       4 Lira 20 Kuruşluk bir İlaç


29. SONSÖZ

6.TEŞEKKÜR



ANILARIMI YAZMAYA BAŞLAYALI ÇOK OLDU.
TAM ON BEŞ YIL.
EĞER BU ANILAR BİR GÜN
OKUYUCUYLA BULUŞURSA
ADINI BU TEŞEKKÜR LİSTESİ’NDE GÖRENLERİN BAZILARI
DOĞAL OLARAK ŞAŞIRABİLİRLER.

YALNIZ
BİLSİNLER Kİ

ONLAR YAPTIKLARI KATKILARI UNUTMUŞ OLABİLİRLER
AMA
BEN UNUTMADIM.
---------------------------------------------------------------------


OLCAY AKKENT


Dr. Abdullah ÖZTEMİZ HACITAHİROĞLU,
Dr. Oktay Cumhur AKKENT, 
Melek ERBEL, Haluk ERBEL,
Taylan EMCİOĞLU, 
Prof. Dr. Saman BELGERDEN, Semra ÜNSAÇ, 
Sedat ÜRÜNDÜL, 
Nurten ÖĞET, İnci ERTEM, Ayça ve Banu YİĞİTER, 
Munise ELDEM, Fatma Berin YILDIRIM, Simin ERDEM, 
Perihan ÜNGÖR, 
Meral ÇAPANOĞLU, Bige KARAN
Hatice Mualla GÖRKEY, 
Güngör DENİZMEN,
Tugay ve  İrge ÖZÇERİ, Aslı ÖZÇERİ, 
Adnan HORASAN, Necla HORASAN, Mukadder SOYDAN, 
Mürüvvet BAYAV, 
Ethem ve Aytap GÜLEY

***
Dr. Mehmet Nihat TANER

***

Ziya ŞAV, 
Türkan ERKİN, 
Prof. Dr. Nermin ABADAN UNAT, 
***
Faruk AKISKALI, Yemliha SARITAŞ, Ayris KARACA, 
Seyfi DOĞAN,

***
Şinasi ve Emel GÖKCAN, Serap EKİN, Nurten AKAN, 
Salih İSHAKBEYOĞLU, Hanife TANIŞAN,
Bedia ÇOLAK, Varol ÖZKOÇAK, Nermin ÖZKOÇAK

***
Cahit ve Gönül KAYRA, 
Hakkı ve Kibare USLU,  İpek EKMEKCİ,  
İlkay AKAY, İsmail Hakkı BAYRAM, 
Muazzez ATA, Emin KILAVUZ, Hayriye ARDA,
Ali  ve Müberra ARKUN, 
Gülören  SIR, Veli SIR, 
Bijen CENGİZ,  Sevim GÖKTEKİN,
Haluk ve Sema (Aydınelli) ÖZŞEN, Yaprak ÇETİNKAYA, 
Oral GÖNENÇ, Mehmet R. DEMİRTAŞÇI, 
Merih ve Sevil KARABAĞ, 
İbrahim ve Türkan ŞAKAR, Nevra ÖZBATUR, 
Suzan (Acar) TAMMER, Harun GENCER, 
Hüseyin KARAÖZ, Fuat ve Sümer TAŞKAN
Yusuf ŞAHİN, Osman ŞAHİN
Gülben SÜNGÜTAY, Vahide ADISANLI
(Bodrum)

***
Nil ATARER
Bodrum Halk Kütüphanesi

***
İbrahim ALTAN
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Araştırma Görevlisi

***
İslam Araştırma Merkezi Kütüphanesi

***
Doç. Dr. Tunç TÜFEKÇİ
Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Anabilim Dalı

***
Erman GÜVEN, Yavuz ÖZDEMİR, Nafiz SANCAR
İstanbul Türbeler Müzesi Müdürlüğü

***
Durmuş KANDIRA, Mehmet TAŞTAN, Emin KUTLU
Başbakanlık, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü,
Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı

***
Güven YILDIZ
Mezarlıklar Müdürlüğü Anadolu Bölgesİ Müdür Muavini

Celal SEVENCAN
Zincirlikuyu Mezarlıklar Müdürü

Hatice ÖZTEL
Sekreter

***
Dr. Warren H. WINKLER
Amerikan Hastanesi Başhekimi

***
Orhan ÇOLAK, Süreyya SUBAŞI
IRCICA, İslam Sanatı, Tarih, Kültür Araştırma Merkezi

***
Yasemen AKÇAY
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi

***
Tunay AYDIN
Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı

***
Şaziment KILIÇTAŞ
Ebe Okulu

Elver KARAMANOĞLU
Ebeler Derneği Başkanı

***
Prof. Dr. Ayten ALTINTAŞ
İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı

Prof. Dr. Türkan (Yaramancı) ERBENGİ
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi
Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Dr. Arslan TERZİOĞLU
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi
Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Eski Başkanı


Prof. Dr. Melek YILDIRIM
İstanbul Üniversitesi, Dişhekimliği Fakültesi
Ortodonti Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Yurdagül CANBERK
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi
Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Başkanı

Hatice GÜNAY
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi
Personel Şefliği

***
Safiye ÖZKAN
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü
Atatürk Kitaplığı Müdür Yardımcısı 

Kütüphaneci M. Cemalettin YILMAZ, 
Kütüphaneci Ekrem KAYKI,
Fotokopi Hüseyin ULUSOY

***
Günseli USLU, Şafak ŞENGÜL, Kadir KAÇMAZ,
Hikmet ÖZKÖK, Mithat ÖZKÖK
(Akçakoca)

***
Dr. İhsan YENER
Şampiyon Kursları Kurucusu

***
Prof. Dr. Ahmed Yüksel ÖZEMRE
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Eski Başkanı

***
Özgen ACAR
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Edibe BUĞRA 
Cumhuriyet Gazetesi Bilgi - Belge Bölümü

***
Hanife TANIŞAN 
Yönetim Geliştirme Merkezi,
İsmail SÖNMEZ 
Yönetim Geliştirme Merkezi

***
Sevim AKKAYA (Artı Apple), 
Yasemin KAYAN (Magic Print), 
Ali TORLAK, Raşit HEPCAN (Teknik Servis), 
M.Dündar Gözeler, Ercan, Cemil, Büşra (Sed Copy Center)

Ve
Murathan MUNGAN'a

TEŞEKKÜR EDER.

7.KENDİM İÇİN

Niçin "kendim için"
   
Kendimi 
çok sevdiğim için

30 Temmuz 2010 Cuma

8.ÖNSÖZ

Niçin yazdım ?  

Bunca yılın birikimi kutularda, zarflarda, dosyalarda kalsın istemedim.

Oldukça uzun  sürdü. 

Her şeyleri yazdım mı ?  

Hayır.   

Bazılarını yazmadım. 

Bazılarını yazamadım.

Zannediyordum ki yazdıklarım bitince kutuların, zarfların, dosyaların içi boşalacak.

Bunlar onların yerini alacak.  

Onlar çöpe atılacak.   

Hiç öyle olmadı.   

Aksine.   

Yazdıklarım için yeni kutular, yeni zarflar, yeni dosyalar oluştu.   

Yazılmayı bekleyen kaç kutunun da boynu bükük kaldı.

9.OKUMAK, ANLATMAK, YAZMAK


OKUMAK

Çok kitap okuduğumu söyleyemem. Çünkü okumadığım o kadar çok kitap varki.
                                              
Bir kitapçı dükkanı düşünün, bir de evimizdeki kütüphaneyi.     Binlerce kitabın yanında yüzlerce kitabın lafı mı olur ?    Ama şöyle teselli bulabilirim.   Önemli olan kaç kitap okuduğum mu, yoksa nasıl okuduğum mu?   Sevgili Celal (Akbay), "ben kitapla kavga ederim" derdi.  "O evet der, ben hayır."

Ben, kütüphanesi olan bir evde dünyaya gözlerimi açmadım.    

Çocukluğumda, büyükler, günlük gazetelerdeki  "arkası yarın"  romanlarını okurlardı.   Biri okur, diğerleri dinlerdi.    Heyecan dorukta olur, okuma bitince yorumlar yapılır, ertesi sabah merakla beklenirdi.  Yazarları, romanların adlarını hatırlamıyorum.    Ama aşk romanları olduğu kesindi.    Çünkü bu okumalar sırasında, bir şeyleri bahane ederler beni odadan çıkartırlardı. 

***

Ben, yaşıtlarım gibi çocuk dergileri, çocuk hikaye kitapları da okumadım.  Babam, paranın doğru yere harcanmasından yana olduğu için, onun doğruları da iyi   beslenme olduğu için, bize bol bol yiyecek alırdı.    Okula giderken harçlık vermez cebimize evdeki kuru yemişlerden koyardı.    

Cihangir'de oturuyor, ağabeyimle Firuzağa İlkokulu'na gidiyorduk.  Ben birinci sınıftaydım, ağabeyim dördüncü.     Bir gün annem, "artık bu çocukları paraya alıştıralım" dedi.      Babam bize haftalık vermeğe başladı.     Ben evin köşesini döner dönmez  harcadım.      Ağabeyim okul dönüşü, harçlığını divanın üzerine attı, "ben bunu harcamasını bilmiyorum" dedi.   

"İnsan yedisinde neyse yetmişinde de öyledir" derler ya.    Hiç öyle olmadı.   Ben sonradan tutumlu, ağabeyim ise müsrif oldu.

***

O günlerde "Yavrutürk" diye bir çocuk dergisinin çıkacağı söyleniyordu.  Annem ısrarla bu derginin alınmasını sağladı.   Yalnız annemle babamın evliliği o evde noktalandığı için Yavrutürk ile beraberliğimiz kısa sürdü.    Belki birkaç ay.     Bu nedenle derginin içeriğini hatırlamıyorum. 

Cumhuriyet Gazetesi'nde Selim İleri geri dönüşlerle 30'lu, 40'lı yılların edebiyatçılarını tadına doyum olmaz bir güzellik ve kadirşinaslıkla anlatırken bazen de kendi döneminde okuduğu çocuk dergilerinden ve çocuk kitaplarından söz eder.  İmrenirim.   Hatta içimde, "şimdi alıp okusam" isteği uyanır.     Ne yazık ki, günceli kovalamaktan, eskiye bir türlü sıra gelmiyor.

Peki! çocukluğunda kitapla, dergiyle az ilişkisi olmuş bir insan sonradan nasıl okuma sevdalısı olur ?  Bu konuda birşey söyleyemiyorum.  “Arkası Yarın”ların etkisi olmuş mudur, bilmiyorum. Bildiğim, kendimi birden bire orta ikinin yazında Sinekli Bakkal'ı okurken buldum. 

Bir de Çamlıca Kız Lisesi'nin orta son sınıfında, edebiyat hocamız hepimize ayrı ayrı kitap ismi vermişti.    Okuyacak ve derste anlatacaktık.  Benim payıma  Aşk - ı Memnu düşmüştü.

Gerek Sinekli Bakkal'a, gerek Aşk - ı  Memnu'ya yazık oldu.    Bu iki kitabı  çok daha sonra okumalıydım.

***
               
1940'ların başında Ankara Kız Lisesi'nde okurken, en iyi notu Türkçe dersinden alırdım. Türkçe öğretmenimiz Mualla Anıl, bir gün sınıfa elinde bir kitapla geldi.    Bize "Otuzbeş yaş" diye bir şiir okudu.    Böylece Cahit Sıtkı Tarancı hayatımıza girmiş oldu.

Annemin bana verdiği harçlıkla kitap almama olanak yoktu. Ama büyük bir açgözlülükle okumak istiyordum.  Roman, hikaye, şiir.  Ne varsa. 

Ulus Meydanı’na gelmeden köşede AKBA diye bir kitapçı vardı.  Onun vitrininin önünden  ayrılamazdım.

Bir gün karar verdim.    Çarşamba günleri öğleden sonra  okul yoktu.   Oturduğumuz evin karşısında bir ilkokul vardı.   Satın alamadığım kitapları orada okuyacaktım.  

Kütüphane memuru ile konuştum.   Kabul etti.   Çok mutlu oldum.   Ama kitapları ancak sayfa sayfa okuyabiliyordum.  Bu nedenle kitabı bitirmek uzun sürüyordu.   

Bir gün mucizevi bir şey oldu.    Kütüphane memuru okumak istediğim kitabı evime götürebileceğimi söyledi.    Böylece ders kitabı içinde roman okuma dönemi başladı.

***

Babam, annemden ayrıldıktan sonra, ikinci evliliğini yaptı.   Babamın bu ikinci evliliğinden iki kız kardeşim oldu.     Meral ve Mualla.   Ankara'da yaşadığım yıllarda,   her İstanbul'a gelişimde, babamlara uğrardım.    Bir keresinde Meral elinde üç kitapla geldi.  Yanıma oturdu.   "Ablacığım, ben bu kitapları okuyorum, acaba siz bana hangi kitapları önerirsiniz ?" dedi.     Elindeki kitaplara baktım.   Biri Jean - Paul Sartre'a aitti.    Meral ortaokul öğrencisiydi ve Sartre okuyordu.   

Ona, "ben sana ne önerebilirim ki, sen yolunu bulmuş gidiyorsun, ama şöyle yardımcı olabilirim.   Sana her ay 25 lira göndereyim.   Sen her gün üç gazete al.   Sonra bunu ikiye, daha sonra da bire indir ve o senin her gün okuyacağın gazeten olsun.    Kitaba gelince, bir süre hiç kitap alma.    Ama her gün bir kitapçıya git.     Hatta aynı kitapçıya git.    Kitapları okşa.    Arka kapaklarını çevir oku.    İçine şöyle bir göz at.    Yazarları tanı.   O yazarın başka hangi kitapları var.    İncele.    Ve ondan sonra yavaş yavaş kitap almaya başla" dedim. 

Ben bu desteğimi, o üniversiteyi bitirip, iş bulup, çalışmaya başlayana kadar ve "ablacığım, ben artık  kazanıyorum, para göndermeyin" diyene kadar sürdürdüm. 

Meral'le, her Türkiye'ye gelişinde beraber olur, uzun uzun konuşuruz.   Bir keresinde, "ablacığım, size çok şey borçluyum, tekrar teşekkür etmek istiyorum" dedi.  "Sen bana değil, kendine  teşekkür et, çünkü sen de benim gibi kütüphanesi olmayan bir evde doğmuş olmana karşın, ortaokul öğrencisiyken Sartre okuyordun" dedim.

***

Nermin Abadan - Unat, Kum Saatini İzlerken adlı kitabında, ilk eşi  Prof.  Yavuz Abadan'ın çocukluğunu anlatırken,  "evde geceleri ışık olmadığından Yavuz derslerine kentin merkezindeki umumi helada hazırlanıyormuş" diyor. 

F. Scott Fitzgerald, The Great Gatsby  adlı romanına şöyle başlar:  “...... When ever you feel like criticizing anyone ...... just remember that all the people in this world haven't had the advantages that  you've had.”   Kısaca söylemek gerekirse:  "babam, birini eleştirirken unutma ki herkes senin sahip olduğun avantajlara sahip olarak dünyaya gelmedi" derdi. 

Çok doğru.    

Hiçbirimiz, bu dünyaya aynı avantajlarla gelmiyoruz.   

Kimimiz, bazı şeyleri öğrenmek için gerekli olan ortamı hazır buluyoruz.    Kimimize bu ortam sonradan başkaları tarafından sağlanıyor.     Kimimiz de bu ortamı, kendi çabalarımızla yaratıyoruz.    

Tabii en zor olanı üçüncüsü. 

Benim hayatımda birincisinin olmadığını, yani ortamı hazır bulmadığımı, hikayemin başında söylemiştim.    Ama ikincisi, yani ortamın sonradan başkaları tarafından sağlandığı, bazen, oldu.   

Örneğin, ilk memuriyetim olan Sümerbank Alım ve Satım Müessesesi'nde Sunullah Arısoy'u tanıdım.    Sunullah bey solcu idi.    Bu nedenle başı belaya girmiş, bir süre tutuklu kalmıştı.   İşe başladığı zaman biraz kulağımız çekilmişti.   Sözde sivil polis onu takip ediyordu.    Birlikte görülmezsek iyi olurdu.   Aksine, ben Sunullah beyle dost oldum.   

Sunullah bey şairdi.    Çok güzel Türkçe konuşurdu.    Atatürkçüydü.  

1950'li yılların başıydı.   Sunullah beyin ziyaretçileri arasında Salim Şengil, Memduh Şevket Esendal, Yaşar Nabi Nayır ve şimdi hatırlayamadığım, o zamanın önde gelen edebiyatçıları vardı.   

Salim Şengil "Seçilmiş Hikayeler"i çıkartıyordu.  

Yaşar Nabi Nayır  ise "Varlık Yayınları"nı,  

Bazen düşünürüm, eğer ben Sunullah beyi tanımasaydım, Panait Istrati'yi acaba ne kadar sonra okuyacaktım.

***

O yıllarda çalışan insanlar, yıllık izinlerini aldıklarında doğru İstanbul'a giderlerdi.    Ben de öyle yapardım.   Ve soluğu Babıali'de alırdım.   Yaşar Nabi beyi ziyaret ederdim. 

O devrin insanları gerçekten farklıydı.   

Yaşar Nabi bey, sanki Ankara'dan İstanbul'a salt onun için gelmişim gibi karşılardı beni ve bundan duyduğu onuru dile getirirdi.    Ben de o çok genç yaşımda böyle büyük işler yapmanın, bir Yaşar Nabi Nayır'ı ziyaret eden kişi olmanın, gururunu taşırdım. 

80'li yıllarda Murathan Mungan'la komşu olmak ise bana başka bir ortam sağladı.   Üçbuçuk yıl süren unutulmaz komşuluğun keyfini başka bir bölümde doyasıya anlatacağım.    Ama şimdilik  Murathan'ın Metis Yayınlarından çıkan Ressamın Sözleşmesi adlı kitabına yazdığı Önsöz'den bir alıntı yapmakla yetineceğim. 

"Gündelik yaşantının sıradan zenginlikleri içinde en hoşuma giden şeylerden biri de, başkalarına salık verdiğim kitapların beğenilmesi ve onlar üzerinde yapılan 'yeniden okuma' tadındaki hararetli söyleşiler olmuştur.   Tanıdıklarımın, dostlarımın, yeni yazarlar, yeni kitaplar keşfetmesine yardımcı olmaktan her zaman derin bir mutluluk, çocukça bir sevinç duydum.    Aynı kılavuzluk bana yapıldığında da."

Murathan bana da kılavuzluk yaptı.    Hem de çok.    Kütüphanesinden yararlanmamı sağladı.   Üsküdar'a taşınma öncesinde, yeni evime gelecek insanlarımdan ev hediyesi olarak bir kitap isteme kararlılığımı içtenlikle destekledi.   

Kitap listesini oluşturmak için benimle beraber geç saatlere kadar çalıştı.      Ne kadar teşekkür etsem azdır.  Ama en çok Jean Rhys'i bana tanıttığı için teşekkür borçluyum.      Eğer komşu olmasaydık, genelde çok şey kaybederdim,  ilaveten bir de Jean Rhys'i tanımaktan yoksun kalırdım.

Murathan aynı Önsöz'de şunu da söylüyor:   "Yazarken de, okurken de bir yalnızlık olan kitabın, yalnızlığı gideren şey, paylaşmanın coşkusudur bence.   Kitap dağıldıkça zenginleşir; her birimizde bıraktığı ne kadar farklı olsa da."
 
Mehmet Kemal de Denemeler Elemeler  kitabında:  "Evet, insan yazarken de okurken de yalnızdır. Ne kadar çok yazar, ne kadar çok okursa öylesi çoğalır" demiş. 

Murathan Mungan ile Mehmet Kemal'in söylediklerini birleştirecek olursak; demek ki okurken ve yazarken çoğalan insan, okuduğunu ve yazdığını paylaşırken de çoğalıyor.  

Yürekten katılıyorum.

Murathan cümlesini şöyle tamamlamış:  "Çünkü sonuçta ya da günün birinde birbirimizi okuduğumuz kitaplardan tanırız."

Tanrım ne kadar doğru !  
               


ANLATMAK

Gülten'cik (Akbay), son buluşmamızda, "biliyor musun ben her şeyi, içimden, hep sana anlatırım" demişti.   

O Fransa'da yaşıyordu, ben Türkiye'de. 

Ben de Gülten gibi, içimden, çok anlatırım.   Ama hep aynı insana anlatmam.  Hangi konu gündemde ise, o konuya göre birini bulur ona anlatırım.    Konuşur gibi anlattığım şeyi aynı zamanda belleğime de yazar, zamanla onu işler, zenginleştirir, sonra da sırası gelince kullanırım.

Serap Ekin, "güzel anlatırsın" demişti bir kez.  Benim anlattıklarım hep yaşadıklarımdan oluşur.   
Kurmacalarım da vardır.    Ama  onları, gece yatağa yattığımda, uykum gelsin diye kurarım.    Gündüz anlattıklarım  acılı, gece kurduklarım romantiktir.

***

Genelde yolda yürürken anlatırım.   Ve anlattığım şeyin temposuna göre bazen hızlanır, bazen yavaşlarım.   Somurttuğum, gülümsediğim, hatta yüksek sesle konuştuğum olur.

Sevgili Abidin Dino, Paris ile İstanbul'u kıyaslarken, "hiç olmazsa Türkler sokakta yürürken konuşmuyorlar" demişti, bir Ankara beraberliğimizde.   Sayemde o fark kalmadı.

Tüm bu anlatılar, çoğunlukla, sokakta gerçekleştiği için, kavşaklarda karşıdan karşıya geçerken nasıl çiğnenmediğime çok şaşarım. 

Geçen gün yolda giderken gene birilerine birşeyler anlatıyordum.    Pek beğendim anlattıklarımı.   "Ah!" dedim  "şimdi bir yerimde bir düğme olsaydı.    O düğmeye   basınca kafamdan geçenleri disket kaydetseydi.    Eve gidince o disketi bilgisayara yükleseydim.   Ekranda karşıma gelseydi.   Gerekli düzeltmeleri yapsaydım.  Sonra da Hafızaya alsaydım.    Sırası gelince de kullansaydım."

Gülmeyin.  Herhalde yakın bir gelecekte bunlar da olacak. 



YAZMAK

Murathan,  "MURATHAN '95" adlı kitabının bir yerinde şöyle diyor:   "Yazı dilinin gelenekselleşmediği bir toplumda; bir de üstelik yazı dilinin bütün dünyada görsel bir bombardıman altında tutulduğu bir çağda; kimsenin mektup yazmadığı, kart atmadığı, günlük tutmadığı, anılarını gizlediği, yolculuk defteri yayımlamadığı...."

Bu satırları okurken ne kadar mutlu oldum.    Çünkü ben bunların hepsini yapıyordum.   Örneğin mektup yazmayı seviyordum.    Kart atıyordum.     Günlük tutuyordum.  Anılarımı gizlemiyordum.      Hatta yolculuk defteri bile düzenliyordum.  

Örneğin, sevgili Melek (Erbel)  ile 1995 yılının Temmuz ayında Şarköy, Assos, Behramkale, Kadırga, Çamlıbel Köyü, Tahtakuşlar, Zeus Altarı, Sütüven Şelalesi, Hasan Boğuldu Büveti ve Alibey Adası'nı kapsayan beş günlük unutulmaz gezimizi yazmış ve dostlarımla paylaşmıştım. 

O beş günlüktü.      Ama şimdi ailemi, kendimi, herkesi ve her şeyi yazmak istiyorum. 

Murathan, Paranın Cinleri  adlı kitabında "Mehtaplı Gecelerde hep Seni andım" başlığı altında, babası ile ilgili bir hikaye anlatır.    

Benim de annemle ilgili  "Ramona" adlı bir öyküm vardı.   

Murathan'a gönderdim. 

Beklenen telefon geldi.  

"Yazmaya devam edin."

Yazmaya devam ediyorum.  

10. KÖKLER, ÇAPANOĞULLARI

Çapanoğulları hakkında Türk Ansiklopedisi'nde şu bilgiler mevcut.  (*)

"Türkiye'de XVIII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIX. yüzyılın başlarında Bozok (Yozgat) merkez olmak üzere, Kayseri, Amasya, Tokat, Ankara ve Niğde illerini eğemenliği altında bulundurmuş bir  derebeyi ailesi.

Bazı tarihçiler, bu ailenin adını çapan' la aynı anlamda ve onun gibi  çapmak  (hücum etmek, vurmak, devirmek) kökünden gelen çapar  şeklinde yazarlar.  Hatta daha sonraki yazarlardan bazıları (mesela : Cevdet Paşa)  çapar' ı  cebbar' a çevirerek bu aileyi Cebbarzadeler diye kaydetmişlerdir.

XVIII. yüzyıldaki sürekli harplerde Osmanlı yönetiminin gevşeme ve zayıflamasından faydalanan bazı kuvvetli yerli kişiler, bulundukları yerleri erkleri altına almışlardır.  İşte bunlardan biri olan Çapanoğulları önce kendi memleketleri olan Bozok (Yozgat) bölgesine egemen olduktan sonra, Kayseri, Niğde, Amasya ve Ankara illerini de ellerine geçirmişlerdir.

Bu aileden, tarihlerde ilk defa kendisinden genişçe bahsedilen kimse Ahmet Paşa'dır.    Ahmet Paşa, Çorum ayanı iken 1734'te mirimiran (**) payesi ile Sıvas Valisi olmuş ve yaptığı haksızlık ve zulümden dolayı 1765'te Padişahın emriyle öldürülmüştür.

Yozgat şehrini Ahmet Paşa kurmuştur.   Ahmet Paşa'dan sonra büyük oğlu Mustafa Bey 1777'de Bozok (Yozgat) mutasarrıfı olmuş ve iki yıl sonra aile düşmanı olan Trabzon bölgesi derebeyi Canikli Hacı Ali Paşa ile savaşarak onu bozguna uğratmış ve Rusya'ya kaçmak zorunda bırakmıştır.

Mustafa Bey de babası gibi çok kan dökmüş ve sonunda, kendi hayatlarından   kaygıya   düşen   kölelerinin   kurşunları   ile   can      vermiştir.  Bunun üzerine, Ahmet Paşa'nın uzun süreden beri İstanbul'da bulunan ikinci oğlu Süleyman Bey, kardeşinin yerine gönderilmiştir. 

Süleyman Bey, babası tarafından kurulmuş olan Yozgat'ı güzel yapılarla süslü büyük bir şehir haline getirmiştir.    Süleyman Bey,  zamanının Anadolu'daki en kudretli derebeyi sayılıyordu. 


Bu sıralarda Güney'in kuvvetlenmeye başlamış olan meşhur derebeyi ailesi Kozanoğulları'nı ezerek Maraş ve Elbistanı almış, hatta Tarsus ve Harput'u da kendine bağlamış.

1808 yılında İstanbul'da devlet ile ayanlar arasında iki tarafın hakkının tanınacağına dair yapılan toplantıda o da bulunmuş ve hazırlanan anlaşmayı (ittifak senedi) imzalamıştır.

1814 yılı başında Süleyman Beyin ölümü üzerine, kendisine bağlı bulunan yerler  tekrar Osmanlıya geçmiş ve ailenin siyasal erki büsbütün ortadan kalkmıştır."


--------------------------------------------
(*)       Türk Ansiklopedisi, Cilt XI,  Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara 1963  -  Milli Eğitim Basımevi. 

(**)     Mirimiran  =  Beylerbeyi,   Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, s.545., M.E.B., 1993.

11. KÖKLER, İSMAİL AĞA (Önce Hatice ile sonra Hanife ile)

Doğal olarak İsmail Ağa'dan öncesi de olmalı.   Ama şecere  İsmail Ağa ile başlıyor.

Esas aile şeceremiz bir yangında yanmış. 

Benim elimdeki, dedem Hüseyin Mazhar beyin başlattığı, Üveis (Maskar) dayımın sürdürdüğü ve ağabeyim Dr. Oktay C. Akkent ile İnş.Y. Müh. Üstün Artuç'un birlikte hazırladıkları şecere.

Üveis dayım, şecerenin ne manaya geldiğini şöyle yazmış: Bir soyun, en uzak atasından başlayarak son üyesine kadar bireylerini gösterir çizelge, soyağacı.    (Türkçe Sözlük, Beşinci Baskı 1969.)   Dayım, yanına parantez içinde nesep levhası, silsilename diye eklemiş.

İsmail Ağa, 1777 senesinde, I. Abdülhamid'in Sadrazamı Karavezir namlı Seyit Mehmet Paşa'nın Silahtarı.

İsmail Ağa hakkında Sicill - i  Osmani'den (*)  kısaca şunları öğreniyoruz:

Enderun - u  Humayun'da biltefeyyüz rikabdari (1) şahriyari makamını ihraz eylemiş ve ihracında kapucu başılık (2) verilmiş ve sonra Silahdar Ağası  (3) olmuş ve 1197 / 1782 Ramazanı gurresinde vefat eylemiştir.   

Seyyit Ahmet  Deresi'nde medfundur.  

Canibi Ali efendiye damad olmuş bir Kemankeş (4) idi.    

Halilesi Hatice hanım 1216 / 1801'de irtihal eylemiştir.


-----------------------------------------------------------
(*)    Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmani (The Ottoman National Biography, İstanbul 1308 (1890 - 1315 / 1897)   Greff International Publishers Ltd., 1971, s. 369.

Aşağıdaki bilgiler  meraklısı için buraya alınmıştır.

(1)       Rikabdar: Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında üzengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden adam hakkında kullanılan bir tabirdir.  Osmanlı tarihleri rikabdarlığın hangi tarihte ihdas olunduğunu yazmıyorlarsa da sarayın ilk kurucusu sıfatiyle silahtarlık gibi bunun da Yıldırım Bayezit devrinde ihdas edilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.  .....  Rikabdarın Hane - i Hassa'dan iki lalası, aşağı koğuşlardan bir kullukçusu, zülüflü baltacısı, iki sofalısı, bir heybecisi ve iki de yedekcisi vardı.  (Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü  III, İkinci Basılış,  Milli Eğitim Basımevi - İstanbul 1971, s.44.)

(2)       Kapıcıbaşı:  Saray kapıcılarının amiri ve büyük zabiti hakkında kullanılır bir tabirdir. Kapıcı başları onsekizinci asırda paşaların evlatlarından veya birinci derecedeki ümeranın oğulları arasından tayin edilirlerdi. Hammer; Fatih zamanındaki devlet müesseselerini tetkik ederken (c.3, s.230) kapıcıbaşıların mabeyinci olduklarını söylüyor.  a.g.e., s.167 - 169.

(3)       Silahdar:   Sarayın ileri gelen erkanlarından birinin unvanıdır.   "Silahdar - ı Şehriyari" de denilirse de maruf olanı "Silahdar Ağa"dır.  .....  Silahdar padişahın muhariplerinden (yakınlarından) olduğu için mühim bir vazife idi.  Merasim ve alaylarda at üzerinde, başında zülüf ve kırmızı kadifeli üsküf olduğu ve padişahın kılıcı sağ omuzunda bulunduğu halde hükümdarın sağ gerisinde yürürdü. Silahdarların hemen hepsi malumatlı şahsiyetlerdendi. İçlerinden yirmiye yakını sadrazam olmuştur.  Örneğin, Çorlulu Ali Paşa.  a.g.e., s. 221 - 225.

(4)       Kemankeş:   Okçulukta mehareti olanlar hakkında kullanılır bir tabirdir.  .....  Osmanlılar arasında birçok kemankeşler yetişmiş, içlerinde vezirliğe ve sadrazamlığa kadar yükselenler bile olmuştur. a.g.e., s. 239 - 240.
                                      

12. KÖKLER, OSMAN PAŞA (Aişe Sıddıka ile)

"Ailemizin İsmail Ağa'dan sonra gelen ikinci büyüğü Muzıka - i  Humayun Kumandanı Mirliva Enderunlu Osman Paşa.

Şecerede, Osman Paşa'nın altına parantez içinde (Yozgat'lı Çapanoğulları'ndan) diye yazılmış.    Osman Paşa hakkında elimde, fotoğrafı dışında, aileden intikal etmiş hiçbir belge yok.   Ama birçok kaynaktan Osman paşaya ulaşmak olası.   

Örneğin Türk Musikisi Ansiklopedisi  şu bilgileri veriyor :  (Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi II,
Yılmaz Öztuna,  s.172, Kültür Bakanlığı / 1164, Kültür Eserleri Dizisi / 149.)

"OSMAN PAŞA (Çapanoğlu)   (  -  1869).   Mızıkay - ı  Hümayun Kumandanı. Yozgatlı meşhur Çapanoğulları'ndandır.   İstanbul'da Üsküdar'da doğdu.  Enderun - ı  Hümayun'a alındı.   Orada tahsil ve terbiye gördü.  Sonra Mızıkay - ı  Hümayun'a geçti.   Donizetti Paşa'nın talebesi oldu.  Yükselerek sonunda 1861'de mirliva (tümgeneral) oldu.  Albay Halil Bey'den sonra Mızıkay - ı  Hümayun Kumandanlığına getirildi ve ölünceye kadar bu makamda kaldı. 

Üsküdar'da Karacaahmed'e gömüldü.  Mezar taşındaki 5 beyitli kitabenin son tarih mısraı şöyledir:  Oldu rıhlet eyleyip me'va -  me'ab  Osman Paşa (1286).

Mevlevi idi. Zamanımıza bir bestesi gelmemiştir.  Onun zamanında, Sultan Aziz  devrinde (1861 - 1876)  Mızıkay - ı  Hümayun'da 500 müzisyen vardı. II. Abdülhamid devrinde (1876 - 1909)  bu sayı 350'ye indi.   Kendisinden sonra Hasan Bey, İbrahim Paşa, Necip Paşa, Neş'et Paşa,    Mızıkay - ı  Hümayun'un başında bulunmuşlar,  Neş'et Paşa 1908'de bu görevden ayrılmıştır. "

***
           
Türk Musikisi Ansiklopedisi'nden de şu bilgileri alıyoruz: (Müzik Ansiklopedisi, 3. cilt, s.863 - 864.)

"Muzıka - i  Humayun Osmanlı Sarayı'na bağlı olarak kurulan askeri bando ve okul örgütünün adı. Okulun kurulmasına yol açan olaylar, 1826'da yeniçerilerin kaldırılmasından hemen sonra, "Asakir - i  Mansure - i  Muhammediye" denilen yeni ordunun tören yürüyüşlerine eşlik edecek bir "Boru Takımı"nın kurulması, 1828'de Giuseppe Donizetti'nin bu topluluğu bandoya dönüştürmesi, yapılan çalışmalardan kısa zamanda olumlu sonuçlar alınması ve bandonun (Hekimbaşı Abdülhak Molla'nın anılarına göre) 19 Nisan 1829 Pazar günü, Rami Kışlası'nda yapılan bayram töreninde, Sultan 2.Mahmut'a dinletilmesi olarak özetlenebilir."

Tayyarzade Ahmet Ata Efendi ise, Muzika - i  Humayun hakkında şunları yazıyor : (1876'da basılan "Enderun Tarihi", cilt III, s. 110 ve 111.)   "Bu aralık Endurun ve Darus - saade Ağalarından bir bande (musika) tertip olunup bunlara Ağalardan Nokta Mehmet Efendi birinci ve Halil Efendi ve Osman Efendi ve kilerden Edib Ağa ve Hasan Hoca ikinci derecelerde zabit tayiniyle işbu tam bande bir takım musikayı mükemmelen talim etmek üzere tebe - i ecnebiyeden Mösye Mankel ve muahharan Donizetti Usta tayin olunduktan sonra suvarı (borazan) Ahmed Ağa ve tranpetçi Ahmed Ustaya hacet kalmamış ve olvakit bu musikaya tahil olanlardan Halil Efendi Miralaylığa, Yesarizade Necib Paşa Ferikliğe ve Osman Paşa Livalığa kadar irtika ederek bu guruha dahil olan biraderim Halil Edib Bey ve Ayni Zade Kemal Galip Efendi ve Rıfat Bey biraderi Şemsi Bey ve Merkezzade Nuri Bey ve Bursalı Ferhad Ağa ve müşarun  ileyh Rüşdi Paşa biraderzadesi İskender Bey terk - i hizmetle muma ileyh Edib Ağa ve Yusuf Bey ve Rasih Bey ve Hasan Hoca ve Halil Efendi ve biraderim Halil Bey ve Galip Efendi ve Şemsi Bey ve Muhtar Ağa ve Husrev Ağa ve Ferhad Ağa ve Osman Paşa muahharan terk -  dağdağay  - ı  hagamat ve heva ve azimsurudgah - ı  alem heba olmuşlardır."


       
***

Osman Paşa'yı ve Muzıka - i  Humayun'u kısaca anlattıktan sonra biraz da Giuseppe Donizetti'den söz etmek istiyorum.   Çünkü büyük dedemiz onun öğrencisi olmuş.

Şefik Kahramankaptan, Giusseppe Donizetti'nin İstanbul'a gelişini "İsmet İnönü ve Harika Çocuklar"   kitabında şöyle anlatıyor :   (Ümit Yayıncılık, Ankara 1998, s. 15 - 17.Q.)     

"Akdeniz'in kaba dalgasıyla çalkalanmaktan helak olmuş bir Osmanlı devlet yelkenlisi, 1828 yılının 17 Eylül günü  Marmara'nın sakin sularında adeta yorgunluk çıkarırcasına İstanbul'a doğru süzülüyordu.  Küpeştede, yaklaştıkça ince minareleri ve Kızkulesi'yle büyüleyici silueti beliren İstanbul'u meraklı gözlerle inceleyen 40 yaşındaki İtalyan, bu imparatorluk başkentinde nelerle karşılaşacağını bilememenin garip huzursuzluğunu yaşıyordu.

Atatürk'ün doğumuna 53, İnönü'nünkine 56, Cumhuriyetin ilanına ise 95 yıl vardı.  Suna Kan'ın dünyaya gelmesi için 108, İdil Biret'in doğumu için de 113 yıl geçmesi gerekti. (Benim doğumuma da 100 yıl üç gün).

İşte Osmanlı devlet yelkenlisinin küpeştesinde İstanbul'u meraklı gözlerlen inceleyen İtalyan, hararetle beklenen "maestro" Guiseppe Donizetti'ydi.

Donizetti, pek çok saz için batıdan yeni öğretmenler getirtilmesini sağlamış, orkestra kurmuş ve bir koro yetiştirmiş.  Şehzade ve Sultan hanımların piyano dersi almaları için Avrupa'dan özel hocalar getirtmiş, Mahmudiye, Mecidiye ve Cezayir marşlarını bestelemiş.”

Şefik Kahramankaptan aynı eserin 17. sayfasında, Pars Tuğlacı kaynaklı bir bilgiyi, “Bir devrin Hareketi” başlığı altında şöyle naklediyor:

“Öncelikle bir "durum saptaması" yapan Donizetti, Türk müzisyenlerin değişik bir işaretleme sistemiyle sesleri kağıda döktüklerini ve bu işaretlere bakarak parçaları icra ettiklerini gördü.  Buna kısaca Hamparsum Notası deniyordu.     Bir Osmanlı Ermenisi olan Hamparsum Limonciyan (1768 - 1839) tarafından geliştirilen bu nota sistemi Mevlevihanelere kadar girmiş, Dede Efendi başta olmak üzere pek çok besteci tarafından kullanılmıştı.”

Burada sözü edilen Hamparsum notasının bir kopyası bende vardı. Yakın bir tarihte Haluk Erbel’e verdim.

"Fransanın "Legion d'Honneur"ü başta olmak üzere çeşitli nişanlara sahip  olan Donizetti Paşa bir Eylül günü geldiği İstanbul'dan tam 28 yıl çoksesli müziğin öğrenilip yaygınlaşması için çalıştıktan sonra 1856 yılının Şubat ayında 68 yaşında eceli ile ölmüş ve "Osmanlı Saltanat Muzıkalarının Baş Ustakarı" olarak görkemli bir cenaze töreni ile Harbiye'deki St.Esprit Katedrali'e gömülmüş."  



Sayın Aracı, kitabının 59. sayfasında, “Bizzat Sultar II. Mahmut tarafından Giuseppe’nin eğitimine teslim edilen Enderun öğrencilerinin İstanbul’un önde gelen ailelerinden beyler, ağalar ve efendiler gibi elit bir gruba mensup oldukları ve aralarında bazılarının da istikbalde yüksek makamlara ulaştığı görülmektedir. Nitekim yukarıda da alıntı yaptığımız Tayyarzade Ahmet Ata yine bu hususta en emin kaynaklar arasındadır” diye devam etmiş.

(Aynı   kaynağı. yani  Tayyarzade Ahmet Ata'yı yukarıda ben de kullandım. Osman Paşa'nın adı orada olduğu gibi burada da geçmektedir.)

***


Ve, Muzika - i  Humayun'dan, önce Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti, daha sonra da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası doğmuş.

***

Benim Osman Paşa hakkında etraflı bilgi sahibi olmam, Üveis (Maskar) dayımın bana gösterdiği Türk Askeri Muzikaları Tarihi kitabı ile oldu. (Mahmut R. Gazimihal, Türk Askeri Muzikaları Tarihi, İstanbul 1955 -  Maarif Basımevi.)

Sahaflar Çarşısı'ndan aldığım bu kitabın 46, 61 ve 64. sayfalarında Osman paşa ile ilgili bilgiler, 89. sayfasında  ise  resmi vardı.   Kitaptaki resmin bir kopyası da bende. 

Türk Askeri Muzıkaları Tarihi kitabını Üveis dayıma  Dr. Abdullah Öztemiz vermiş.   Dr. Öztemiz ailemizin damadı.   Kuzinim Verda'nın kocası.   Dr. Abdullah, damat olmasına karşın, aile bağı ve  aile sevgisi ile dolu bir insan olduğu için; yalnız kendi ailesi ile değil karısının ailesi ile de ilgilenmiş.  Araştırmalar yapmış, belgeler elde etmiş ve bunları Üveis dayıma intikal ettirmiş.  Üveis dayım bana her vesile ile Dr. Abdullah'tan ve özellikle ailemizle ilgili yaptığı araştırmalardan, iftiharla, söz ederdi.   

Üveis dayımın biriktirici ve saklayıcı özelliği; Leyla yengemin, dayımın vefatından sonra tüm belgeleri bana vermiş olması ve Dr. Abdullah'ın araştırmacı ruhu sayesinde, ben, bugün, ailemin büyüklerini sizlere tanıtma olanağını bulabiliyorum.

***

Dr. Abdullah Gemlik'te oturuyor ve orada doktorluk yapıyor.     Ona sormak istediğim pek çok şey vardı.     Ağabeyim sayesinde  Dr. Abdullah'a ulaştım. İstanbul’a geldikleri bir sırada birlikte mezarlığa gittik.

Osman Paşa, 1870'de ölmüş.   Olağanüstü bir mezar taşı.    Üzerinde  manzum bir kitabe var. Yanında bir mezar taşı daha var.   Eşi  ve kızı yatıyor.   

130 yıl önce ölmüş bir aile büyüğünün mezar taşına bakarken insan çok değişik duygular yaşıyor.     Onun torunusunuz.   Ama hiç görmemiş, hiç beraber olmamış,    hiç konuşmamış, hiç boynuna sarılmamış, onunla hiç anı yapmamışsınız.

Gene de ona yakınlık duyuyorsunuz.    Ona, salt bir taş olarak bakmıyorsunuz.  Çünkü artık biliyorsunuz taşın altında biri var.   Ve o sizin büyük dedeniz.  Taşı ellemeye ve okşamaya  başlıyorsunuz. Ona sahip çıkmak istiyorsunuz. Onu korumak istiyorsunuz.   

Akşam eve döndüğümde huzursuzdum.   Bulduğum büyük babayı  kaybetmekten korkuyordum. Bir şeyler yapmalıydım. Ama tek başıma ne yapabilirdim ki ?  Haluk'cuğumu aradım.   Bir dediğimi iki etmeyen Haluk'cuğumu.   "Olcay abla, yaptır" dedi.

***

Osman Paşa'yı, eşi Aişe Sıddıka hanımı ve kızı Aişe Maide hanımı demir parmaklıklarla çevirecektim.    Tabii hoş olmayacaktı.   Onlar, mezarlarında bugüne kadar nasıl özgürce yaşamışlarsa, bundan sonra da özgürce yaşamalıydılar.  Ama Üveis dayım, Osman Paşa'nın iki taşından birini depoda bulmuş, almış getirmiş, yerine koymuştu. Ben ise paşanın eşinin ve kızının taşını boylu boyunca yerde  bulmuştum.
Aslında yalnız benim büyüklerimi değil, hepimizin büyüklerini  korumalıydık. Her biri ayrı bir değer olan tüm mezar taşlarına sahip çıkmalıydık. Bir açık hava müzesi oluşturmalıydık.  Her bir mezar taşının yanına bugünkü Türkçe ile kim olduklarını yazmalıydık.
                       
***

Karacaahmet Mezarlığı Müdür Muavini Güven Yıldız'a, Osman Paşa'nın mezarını demir parmaklıkla çevirmek istediğimi söyledim.  

Bana, "tapunuz var mı" dedi.   
Yüzüne baka kaldım.   
Paşa, 130 sene önce ölmüştü.    
"Bende böyle bir belge yok" dedim.  
"Osman Paşa'nın soyundan geldiğinizi nasıl kanıtlayacaksınız ?" dedi. 
  
Bir masa büyüklüğündeki aile şeceresini masasının üzerine açıverdim.  
 
Bir  elimde Türk Askeri Muzıkaları Tarihi kitabı. Öbür elimde o kitabın içindeki Osman Paşa'nın çerçeveli resmi.  

***

Karacaahmet Mezarlığı ile Zincirlikuyu Mezarlığı arasında geçen iki günün sonunda, bana "sözlü"  müsaade verildi.  

Ve 14 Mayıs 1999  Cuma günü, Muzıka - i  Humayun Kumandanı Mirliva Osman Paşa ve halilesi Aişe Sıddıka hanım ve de kerimesi Aişe Maide hanım  koruma altına alındı.


***

Osman Paşa'nın konağı Nişantaşı'ndaymış. Ağabeyim, konağın bugünkü Amerikan Hastanesi'nin bulunduğu yerde olduğunu söylediği zaman çok heyecanlandım.  Doğal olarak konağın resmine sahip olmayı çok istedim.    Ağabeyim bana hastanenin broşürünü getirdi.  Broşürün arka  sayfasında konağın  ve hastanenin eskizleri vardı.  Madem eskiz vardı demek ki resim de vardı. Bu umutla gittim Amerikan  Hastanesi’nin  Başhekimi aynı zamanda Dahiliye Mütehassısı  Dr. Warren H. Winkler'e. Ama resim de yoktu.  Bilgi de.

***
Osman Paşa'nın mezarının koruma altına alınmasında bana yardımcı olan üç kişiye teşekkür borçluyum.

Birinci teşekkürüm, sevgili Abdullah Öztemiz'e.  Paşa'nın mezarını gösterdiği için.

İkinci teşekkürüm sevgili Haluk Erbel'e.    "Yaptır" dediği için.

Yalnız  yaptır demekle iş bitmiyor.   Asıl iş ondan sonra başlıyor.  Önce mezarın otları temizlenecek. Sonra Demirci ustası bulunacak.   Usta mezarlığa götürülecek.    Ölçü alınacak.  Kanal açtırılacak.   Demir parmaklıklar taşınacak.   Beton döktürülecek.   Demirler boyatılacak.

Ben koşturacağım ama birinin de beni yönlendirmesi hatta yönetmesi lazım.   Sevgili Yemliha Sarıtaş sayesinde işler yolunda gitti.    

Yemliha bey, işi - gücü olan biri.  Yazma tüccarı.  Sultanhamam'da dükkanı  var. Her sabah 08.00'de dükkanını açması ve akşam 18.00'e kadar da işinin başında durması  lazım.   Kaç sabah işine geç gitti. Kaç Cumartesi sabahını bizim için harcadı.    

Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır.

----------------
Önemli bir not :  Blog’un sınırlarını zorlamamak için Osman Paşa’yı kısaltarak yazdım.  Eğer bu anılar bir gün kitaplaşırsa orada hepsini kullanacağım.




Türk Askeri Muzıkaları Tarihi
Yazan: Mahmut R. Gazimihal 
İstanbul 1955- Maarif Basımevi, s.89